Bize göre kadın, toplumu ayakta tutan harçtır. Kadının korunması, eğitilmesi, yükselmesi toplumu da yükseltecektir.
 
Dünya geneli dikkate alındığında, kadınların eğitim seviyeleri, erkeklerden çok daha düşük. Eğitimsizlik, kadınlar arasında işsizliği körüklüyor; üst düzey yönetim kademelerindeki kadın sayısının az olmasına neden oluyor. Avrupa ülkelerinde dahi kadınlar, erkelerden %12 ile %25 arasında daha düşük ücret alıyorlar.
 
Mustafa Kemal Atatürk, kadınları toplum içinde birer birey haline getirecek hukuki düzenlemeleri Avrupa’daki ve dünyadaki pek çok çağdaş ülkeden önce ülkemizde gerçekleştirmiştir.
 
Kadınların hukuki haklarını kullanması için yasal düzenlemelerle birlikte, hukuk kurallarını hayata geçirecek olan bireylerin de yeterli olgunluğa erişmesi ve uygun toplumsal kültürün oluşturulması gerekmektedir. Bu nedenle öncelik mutlaka, evrensel, eşitlikçi bir toplumsal kültür oluşturmak olmalıdır. Ne yazık ki, dünya bugün Atatürk gibi bir önderin özlemini çekmektedir.
 
Çalışma, iş gücüne katılma ve üst düzey yöneticilik konularında geri planda kalan kadınlar, hak arama noktasında da çekingen davranıyorlar. Kamuda toplam sendikalaşma oranı %71 iken kadınların örgütlenme oranı %40’larda kalıyor. Benzer durum temsil ve yöneticilik noktasında da görülüyor. TBMM’deki kadın vekillerimizin sayısı ve sendikalarımızdaki kadın yöneticilerin oranı ortadadır.
 
Oysa kadın ve erkek bir vücudun dayandığı iki ayrı ayağı gibidir. Bunlardan herhangi biri toplumdaki işlevini yitirirse o vücut eksik, sakat kalır. Kadını ikinci plana iten toplumlar, kendisini ayakta tutacak dinamiklerden birini kaybettikleri için çökmeye mahkûmdur.
 
"İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?" diyen Atatürk’ün izinden gideceksek, hayatın her noktasında kadınları yüceltmek zorundayız.
 
Son yıllarda, cinsiyet eşitliği dendiğinde “çalışan kadın”ın işyerinde yaşadığı eşitsizlikler akla gelir oldu. Ancak “eşitlik” derken, mutlak eşitlikten söz etmek, fizyolojik olarak zaten mümkün değildir. Bir kadını anne olarak da bir çalışan olarak da eşit imkânlarla donatmaktan söz ediyoruz.
 
Doğuştan gelen özelliklerimizi göz ardı etmeden, toplumun her katmanında temsil edilmekten, söz sahibi olmaktan, karar verme ve yönetme hakkına sahip olmaktan söz ediyoruz.
 
Bu bakımdan öncelikle kadınların sendikamızda daha aktif görevler alması desteklenmelidir. Bizler, kadınlarımızı da yanımıza aldığımızda bir kat daha güçlü olacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.
 
I. Dünya Savaşı’nda, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda nasıl ki kadınlarımız, erkeklerle omuz omuza mücadele etmişse şimdi de kamu görevlilerimizin hakları için omuz omuza birlikte mücadele etmeliyiz.
 
Bir zincirin gücü, en zayıf halkasının gücü kadardır. Kadın ne denli güçlü ise toplum da o denli güçlüdür. Kadınların en temel ekonomik, demokratik, sosyal, siyasal, medeni haklardan mahrum bırakılması, çalışma haklarının elinden alınması, örgütlü toplum içinde kendine yeterince yer bulamaması kabul edilemez bir durum olarak, toplumların geri kalmasına ve çöküşüne yol açacaktır.
 
Bu nedenle kadın, güçlü olmak zorundadır. Kadın, toplumda eşit birey olmak zorundadır. Kadın zengin olmak zorundadır. Kadın yoksun ve yoksul olamaz; zira kadının bizatihi kendisi zenginliktir; diyor, tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutluyorum.